Yeni Muz Cumhuriyeti’ne Tarihsel Bakış

3
1158

Biliyoruz ki, bilhassa 18.yüzyıldan itibaren, işveren konumundaki ve gücünü zenginliğinden alan burjuvazinin, proletaryanın yaşam koşullarını düzeltmek veya iyileştirmek gibi bir kaygısı yok. Oysaki bu imkân zengin kentsoylunun elindedir. Marx’ın nadir ölçüde gerçekleşen öngörülerinden birisi de bu duruma bağlı olarak sanayileşmiş toplumlarda ortaya çıkan dengesiz kalkınma biçimidir. Gelir adaletsizliği, üretim araçlarının sınıfsal dengesiz dağılımı veya sermayenin tekelde toplanması gibi farklı sonuçlarla modern devletlerde kendisini gösteren bu durum, toplumdaki sınıflar arasında çarpık bir ilişki yaratır. Belirli sınıflar zenginleşirken diğerleri fakirleşir. Bir süre sonra bu ilişki biçimi uluslararası alana taşar. Yani emperyalizm dışarıya taşınır. Sınıflar arasındaki bu sömürü ilişkisi dünyanın geri kalmış ülkelerine yansır. Sonuçta bu geri kalmış ülkeler dünya ekonomisine, bu ekonominin proletaryası olarak eklemlenir. Dünya’nın bütününü tek ve devasa bir ülke olarak düşünürsek bu ülkenin emekçi ve sömürülen kısmı geri kalmış bu ülkelerdir.

Kapitalizmin Dünya’ya yayılması bu temelde iki farklı biçim de gerçekleşir. Birincisi üretim biçimleri yoluyla yayılması ve ikincisi ise finans yapıları yoluyla yayılmasıdır. Fakat bu ezilen, gelişemeyen ve emek yoğun üretim modeline tutsak ülkeler Marx’ın hayal ettiği gibi dayanışma içinde diğerlerine karşı direnmez ve kolektif çıkarlar uğruna çeşitli feragatlarda bulunmazlar. Marx’tan yaklaşık 200 yıl önce yaşamış Hobbes başta olmak üzere tüm (klasik) realistler söz konusu güç, egemenlik ve para olunca her insan ve devletin katıksız bir rekabet içinde olacağını açıklamışlardır. Yoksul ülkelerin bu rekabetinin doğurduğu tek sonuç, bu ulusların kapitalistler için kolay av haline gelmesidir. Tüm bu sürecin devr-i daimi, zengin kapitalist ulusların yoksul olanları her alanda geri bırakması, finans yapıları ile borca batırması ve bağımlı hale getirmesi şeklindedir. Özellikle 2.Dünya Savaşı’ndan sonra bu durumun çok hızlı ve acımasızca ilerlemesi ve doğrudan Latin Amerika ülkelerini hedef alması bazılarının dikkatini çekmeye başlar.

Yazının başında da belirttiğim gibi, siyasi tarihin satır aralarında bile kapitalistlerin proletaryanın durumunu veya çektiği sıkıntıları kendine dert edindiğini göremiyoruz. Elbette bu yalnızca Sanayi Devrimine borçlu olduğumuz bir durum değil. Zayıfa yardım etmek ve kolektif çıkar elde etmek, Tanrı’nın insana bir lütfu olsa da insanoğlunda bulunan bir ihsan değil. Yalnızca varoluşundan kaynaklı sayısız ahlaki ilkeye ve erdeme sahip insanın, rekabet için yaşayan, mutlak egemenlik için hükmeden ve güç için ölen insanoğluna dönüşümü elbette Sanayi Devrimi ile birlikte olmadı. Buna paralel olarak, sömürülen bir Latin’in veya soydaşları ve devleti yok olmuş bir Germen’in birbirlerinin sorunlarına kafa yorması oldukça anlaşılır ve doğal bir durum. Öyle ki, Alman Hans ve Arjantinli Raül, büyük savaştan sonra geri kalmış ülkelerin neden geri kaldıkları ve bu durumdan nasıl kurtulabilecekleri üzerine epey kafa yormuştur. Ortaya çıkan “Bağımlılık Teorisi” şu sonuca varır; geri kalmışlığın ne tembellikle ne de kültürle bir alakası yoktur. Doğal kaynaklara sahip olmakla da bir ilgisi yoktur. Gerçekten de, Latin Amerika’daki bu esmer tenli insanlar kuzey komşularından daha fazla emek harcarlar, çok fazla yer altı kaynakları vardır ve durduk yere kimsenin kafasına bomba atacak kadar ahlaksız da değillerdir. Peki sebep nedir? Uluslararası sistemdir. Tamamen yapısal bir durumdur. Bağımlılık teorisyenleri Dünyayı ikiye bölerler; merkez ve çevre. Gelişmiş merkez ile geri kalmış çevre arasındaki asimetrik fakat bir o kadar girift ilişkiler çevrenin aleyhinedir. Temelinde “Singer Tezi” olan bu teori, sürekli emek ve tarım ürünü ihraç eden ve karşılığında katma değeri yüksek sanayi malı ithal eden çevre ülkelerinin hiçbir zaman bu ticaretten fayda sağlayamayacağını ortaya koyar. Her gün bir öncekine nispeten daha fazla buğday satar fakat daha az makine alır. Bu döngüden çıkışın tek yolu ise ithal ikameci kalkınma modelidir. Aksi takdirde bu bağımlılık ilişkisinden kurtulmak pek mümkün değildir!

Bir diğer bağımlılık teorisyeni ve Latin garibanı olan Dos Santos, bağımlılığı bir ülkenin ekonomisinin ve toplumsal refahının başka bir ülkenin ekonomik gelişmesi ve kalkınmasına bağlı olması olarak tanımlar. 17. ve 18. yüzyılları sömürge bağımlılığı, 19. ve 20. yüzyılları finansal ve sanayi bağımlılık dönemleri olarak tasnif eder ve günümüzdeki bağımlılık modelini ise “yapısal bağımlılık” olarak adlandırır. Yapısal bağımlılık, çok uluslu ve küresel ölçekte faaliyet gösteren şirketler tarafından ortaya çıkartılır. Yoksul ülkeler küresel pazara ucuz işgücü sunarken karşılığında eski teknolojileri satın alır ve kapitalistler için açık pazarlara dönüşürler. (Gelişmiş) Kapitalist ülkeler bu ilişki modelinin devamlılığı için çeşitli araçlar kullanırlar. Medya kontrolü, bankacılık, finans, eğitim, kültürel kurumlar ve bilumum dış mihraklar bu kapsamda sayılabilir. Batılı ve kapitalist ulusların bu ülkeleri geri kalmışlığa itmesi ancak bu şekilde açıklanabilir. Bu tür az gelişmiş ülkelerin kendilerini “gelişmekte olan ülke” olarak tasnif etmeleri ise toplumsal psikoloji olarak bir kanıksamadır. Çünkü az gelişmişlik bir gelişme aşaması değil, bir konumdur. Radikal kararlar almayan ve “devrimci” siyasi kararlara imza atmayan ülkelerin bu sistemin proletaryası olarak kalmaları kesindir.

Bu kadar baş ağrıtıcı teorik ve tarihsel bilginin ardından gelelim sadede. Son yıllarda toplumsal olarak da sıkça muhatap olduğumuz bu çok uluslu şirketlerin faaliyet gösterdiği ülkelerdeki tüketim alışkanlıklarını ve kültürel normları köklü biçimde değiştirdikleri ilginç bir bilgidir. Dolayısıyla çevredeki ülke dış etkilere açık ve duyarlı hale gelirken merkez ile ilişkisinden sağladığı ekonomik fayda giderek azalır. Tam bu noktada gönül rahatlatıcı bir bilgi olarak şunu araya sıkıştırayım; Bağımlılık teorisyenlerinin hiçbiri Türkiye’yi çevrede görmez. Türkiye, Güney Kore ve Brezilya gibi ülkeler ile birlikte Yarı-Çevre diye tanımladıkları, merkeze aday ama aynı ölçüde merkez ülke özellikleri göstermeyen, aynı anda hem sömüren hem de sömürülen ülkeleri topladıkları yeni bir kategoride yer alır. Çok uluslu şirketlerin hem iş ortağı hem de hedefidir bu ülkeler. Pekâlâ, bütün bu girift ve sınırları yok eden sermaye hareketlerinin olduğu bir dünyada devletlerin özerkliğinden ne kadar söz edilebilir? Sebebini bildiği halde bir türlü gelişemeyen, çok uluslu şirketlerin zararlarını bildiği halde onlara muhtaç olan bu ülkeler karar alırken ne oranda bağımsız olabilirler? Bir Marksist kadar radikal ve devrimci kararlar almak için bir Merkantilist gibi iktisadi politika uygulamaya mahkûm kalmış bu araftaki ülkelerin rahatlıkla manipüle edilebildiklerini biliyoruz. Peki nasıl? Merkezdeki kapitalistler kendi kârlarını maksimize etmek amacıyla bu şirketleri kullanabilirler mi? Peki tam tersi mümkün müdür?

Küresel ekonomideki devlet-dışı aktörler kendi çıkarlarını korumaya çalışırken devletleri büyük oranda kullanır ve etkiler. Hepimiz ABD’deki lobicilik faaliyetlerini ve bu faaliyetlerin uluslararası ilişkilere etkisini biliyoruz. Süper gücün bile bu ölçüde manipüle edilmeye açık olması bize onun güçsüzlüğünü değil, karşılıklı bağımlılığının yüksek olduğunu gösterir. Evet, devletler bilhassa karar alma mekanizmaları söz konusu olduğunda, özerk yapılar olarak düşünülebilir fakat aynı zamanda ekonomik ihtiyaçları sebebiyle de bağımlıdırlar. İşte “Muz Cumhuriyeti” kavramı bu noktada karşımıza çıkıyor. Peki neden muz? Özellikle Latin Amerika’daki birçok devletin tarımsal üretiminin tek bir ürüne bağlı olmasının hazin bir sonucu olarak literatüre giren bir kavramsallaştırmadır. Latin Amerikalıların refahı uzun bir süre, muz gibi sınırlı sayıdaki tarım ürününe bağlı kalmıştır. Bu tarım ürünlerinin üretimi, satışı ve üretimden kaynaklı istihdamı devlet tarafından kontrol edilememiş ve ortaya manipülasyona açık yoksul yığınlar çıkmıştır. 20. yüzyılın başında ABD’de kurulan çok ortaklı ve büyük sermayeli bir şirketin bütün bir kıtanın kaderini nasıl avucunda tutabileceğinin en açık örneğidir karşımızdaki. Bu şirketi biz de 1990’ların başında, “neo-liberal(!)” Özal döneminde tanıdık aslında. Chiquita isimli nam-ı diğer Çikita şirketinin başlattığı ve onun üzerinden anlatılan bir hikayedir bu. Henüz 1950’lere gelindiğinde Amerika kıtasının neredeyse tamamında faaliyet gösteren bu şirket, 20. yüzyıl boyunca birçok devlete siyasi istikrarsızlık yaşatma kapasitesine erişmiştir. Çikita gibi yirminin üzerinde ABD menşeli çok uluslu şirket, bugün dahi bu ülkelerin siyasi ve demografik yapısını değiştirmektedir. Sosyolojik olarak bakıldığında yoksul bir işçi kitlesi ve onların üzerinde yer alan siyasi, askeri ve iş elitlerinden oluşan çok katmanlı bir toplumsal yapı bu devletlerin ortak özelliğidir. Ülkenin zaten az olan ekonomik zenginliklerinden yararlanan kesim çok dardır. Bu nedenle de genellikle bu ülkelerde otoriter yapılar göze çarpar. Bu dar kesim devlet otoritesini kendi çıkarları lehine kullanır. Devletin bir şirket gibi yönetildiğini ve kamusal-demografik yatırımların dahi kâr amaçlı olduğunu görebiliriz. Çok uluslu şirketler ile bu devletlerin yönetimleri arasında çok yakın fakat çıkara dayalı bir ilişki bulunur. Öyle ki, en ufak devletleştirme hamlesinde bu şirketlerin kimi zaman askeri kimi zaman ise diğer elitleri kullanarak ülkedeki yönetimleri değiştirdiğini biliyoruz. Devletin özellikle gözettiği ve çıkarlarını koruduğu bazı tekeller vardır. İnsan hakları, iş hukuku, sendikalaşma gibi temel hakların gelişmemesi ve insanın değil devlet aygıtının ön planda tutulduğu anlayış yaygındır. Muz cumhuriyetlerinde kârlar özeldir fakat borçlar devletindir.  Borçları devlet, riskleri kamu üstlenir. Cefayı halk çeker fakat muzu özel sektör yer desek yanlış olmaz. Kavramın ortaya çıkışı ise, muzun üretim maliyeti düşük fakat kâr oranı çok yüksek bir ürün olmasından dolayıdır. Halkı sömüren şirkettir, şirkete kuluçkalık yapan devlettir. Demokratik kültürün gelişmemesi ve otoriter yapıların çokluğu halkın sömürülmesinin sanki “meşru” olarak algılanmasının en temel sebebidir. Bugün fakir bir Venezuela köylüsünün bile bu şirketleri “El Curco” (ahtapot) olarak adlandırması tüm bu durumu özetler niteliktedir. Bölgedeki devletlerin her biri farklı bir sektörle özdeşleşmiştir. Örneğin Maldivler turizm, Şili madencilik ve Filipinler tütün sektöründe bu çok uluslu şirketlerin hegemonyası altındadır.

1954’te Guatemala’da gerçekleşen ve ABD hükümetinin de müdahil olduğunu geçtiğimiz yıllarda öğrendiğimiz darbenin sebebi, hükümetin muz tarlalarını devletleştirip çiftçiye dağıtmak istemesiydi. Darbeden sonra muz üretimi devam etmiş ve üretimi bünyesinde onlarca şirket barındıran Çikita üstlenmiştir. Darbeden sonra resmi kanallarca yapılan açıklamada, devletin bağımsızlığını yeniden kazandığı büyük bir gururla ve epik kelimelerle ifade edilmekteydi. Oysa bağımsızlığını kazanan, Yeni Muz Cumhuriyeti idi.

3 Yorum

  1. Adını çok duyduğum bir kavramdı muz cumhuriyeti ama hep dalga geçmek amacıyla söylenirdi. Oysa işin bu boytu söylemleri daha anlamlı kılıyor. Neden o yönde bir benzetme yapıldığı aşikar.

Cevap Ver

Yorumunuzu yazınız!
adınızı yazın