Türkiye Büyüdükçe Neden Fakirleşiyoruz?

0
300

İnsanın seçemediği şeyler arasında görünüşü, ailesi gibi bir de ait olduğu ve ait hissettiği ülke vardır. Bazı insanlar bizden bağımsız verilen bu kararlara olumsuz yaklaşır, bazıları ise göreceli olarak daha pozitif bir yaklaşım ortaya koyarlar. Ben her zaman aidiyet duygusunun gücüne güvenmiş bir insan olarak umutsuzluğa kapılmanın korkusunu çok tatmış değilim. Duygularıma güvendiğim gibi gerçekçi olma taraftarıyım. Dürüstlük erdemli olmanın temelidir bence. Daha fazla başlığımızda sözünü verdiğimiz konudan sapmadan önce kendimi biraz tanıtmak ve sonrasında herkesin kafasını kurcalayan konulara dalmak isterim.

Adım Tunç Efe Ak, 17 yaşındayım ve Türkiye’de lise öğrencisiyim. Ekonomi ile okulda aldığım dersler aracılığıyla tanıştım ve sonrasında kendi çalışmalarım, katıldığım programlar ve okumalarım ile bu alanda belirli bir aşama kaydettim. Bu yazıda ülkemizin gündemine oturmuş ekonomik durumumuz, problemlerimiz ve çeşitli çözüm önerilerini sunmaya çalışacağım sizlere. Ekonomik terimleri el mahkûm kullanmam gerekecek olsa da kullanacağım terimin anlamını ve önemini her zaman detaylı bir şekilde anlatamaya çalışacağım. Başlıca konularımız enflasyon-büyüme ilişkisi, geçmiş para ve maliye politikaları, Türkiye’nin kanayan borç yarası ve ekonomik daralma realiteleri olacak. O zaman başlayalım.

Ekonomi biliminin amacı kısıtlı kaynağı talep karşısında toplum ve bireyleri için adil ve mantıklı bir şekilde dağıtmaktır. Örnek olarak “İki milyon insan için ekmek arzı nasıl oluşturulmalı?” ekonomi biliminin uğraşacağı bir sorudur. Evet artık ekonomik ilişkiler ziyadesiyle komplike hale geldiği için ekonomistler bunun gibi sorular ile karşıya kalmazlar ama aslında olayın çerçevesi basitçe böyle çizilebilir.

Şimdi gelelim bu arz-talep mevzusuna. Bir grup insan arasında belirli mal ve hizmetlerin, belirli bir zamanda ve belirli bir fiyattan satılması ve bunun için yapılan üretime arz diyebiliriz. Benzer şekilde bu mal ve hizmetlerin belirli bir zamanda ve fiyattan satılmasına karşılık oluşan tüketime de talep diyebiliriz. Arz-talep ilişkisini şöyle basit bir çizimle gösterebiliriz:

Burada “AS” bir grup insanın arasında oluşan toplam arz ve “AD” ise oluşan toplam taleptir. Bu iki çizginin kesiştiği nokta “denge noktası” olarak isimlendirilebilir. Şemamızda “Y” (yatay eksen) bir ülkenin gayri safi milli hasılası iken dikey eksen ise arzın talep karşısında bulduğu genel bir fiyattır. Gayri safi milli hasıla bir ülkenin vatandaşlarının bir yıl içerisinde yaptıkları üretimin bir para birimi karşılığındaki değeridir. Genelde bu değer ülkenin üretimi ile doğru orantılı olduğu için ekonomik gücün ölçüsü olarak kullanılır ancak çeşitli kısımlarda tek başına kıstas olarak kullanılması yanlış ve sakıncalıdır ancak şu an oraya girmeyeceğiz.

Yukarıda üzerinden anlattığımız bir grup insan bizim yazımızda Türkiye ve Türk vatandaşlarıdır. TÜİK’in Mart 2018 rakamlarına göre Türkiye’nin gayri safi milli hasılası 792 milyar 691 milyon TL’dir bu da yaklaşık olarak 124 milyar 683 milyon Amerikan Doları yapar. Şimdi “Y”nin ne anlama geldiğini açıkladıktan sonra genel fiyatların nasıl anlamlandırılması gerektiği noktasında biraz teknik bilgilerden faydalanmamız gerekecek.

Genel fiyatların piyasada nasıl oluştuğunu açıkladığımız noktada bu “denge noktası” mevzusunu da çözmüş olacağız. Genel fiyatlar piyasada genel arzın genel talebi karşılaması bağlamında oluşur. Bu noktada genel arzı ve genel talebi oluşturan bileşkeleri açıklamak yerinde olur. Genel arzı oluşturan bileşkeler tüketici malları, üretici malları ve değer mallardır. Tüketici ve üretici mallarının az çok ne olduğunu kestirebiliyoruz diye tahmin ediyorum ancak bu değer malları nelerdir diye düşünmekte haklısınız. Değer malları tüketiciler için yararlı olan mallardır ve neredeyse dünyanın her yerinde devlet teşviki ile bu malların tüketilmesi veya kullanılması desteklenir. Somutlaştırmak adına bir örnek verelim, eğitim. Eğitim tüketiciler için yararlıdır, devlet teşviki ise üretimin devlet tarafından ücretsiz sunulması olarak algılanabilir. Şimdi gelelim toplam talebi oluşturan bileşkelere. Toplam talep tüketim, yatırım, kamu harcamaları ve reel ihracatın toplamı olarak tanımlanır. Kamu harcamaları devletin yaptığı harcamalardır ve bunun ana kaynağı vergidir. Reel ihracat ise ülkenin yaptığı ihracatının değerinden yaptığı ithalatın çıkarılması ile elde edilir. Toplam talep ve arzı basit bir şekilde tanıttığımıza göre artık bunların hareketlerine değinebiliriz. Makroekonomide talep ve arz onları oluşturan bileşkelerin gelişmesi veya kötüleşmesine bağlı olarak farklı denge noktalarında buluşabilirler. Bu farklı denge noktaları ise ortaya farklı gayri safi milli hasıla değerleri çıkardığı gibi genel fiyatlarda da değişiklik yaratırlar. Bu değişikliklerin incelenmesine ekonomik yorumlama veya okuma denir.
Buraya kadar yaptığım açıklamalar yüzeysel olmaları ile birlikte temel bir makroekonomi girişiydi. Birkaç basit tanımdan sonra söyleyeceklerim artık ekonomik yorumlardır. Öncelikle şunu söylememiz gerekir, toplam talebi belirleyen önemli iki yöntem vardır. Bunlar mali ve parasal politikalardır. Mali politikalar devlet eliyle hazine bakanlıkları aracılığıyla yapılırken parasal politikalar merkez bankasının kararları ile yapılır. Mali politikaların tanımı devletin kullandığı ekonominin tam istihdama ulaşmasını sağlamak amacıyla yapılan politikalardır. Bunlardan en önemlileri vergiler ve kamu harcamalarıdır. Vergi ve kamu harcamalarını genel talebe bağlamamız için tüketime ve direkt olarak aynı olan kamu harcamalarına bakmamız gerekir. Diğer yöntem olan parasal politika da iki araca sahiptir, faiz ve para basma. Türk Lirası’nı basma ve faiz belirleme yetkisine sahip tek kurum Türkiye Cumhuriyeti Merkez Bankası’dır. Hem maliye politikaları hem de parasal politikalar büyüme hedefli(genişleme) ya da da küçülme hedefli(daralma) kullanılabilirler.

Gelelim güzide ülkemizin durumuna. Türkiye’de Temmuz ayı rakamlarına göre tüketici için enflasyon %15.85 iken üretici için enflasyon %25.00’tir. Bu rakamlar iktisadi açıdan korkutuculardır. Bariz bir şekilde Türkiye ekonomisinin ısındığını söylemek yerinde olur. Özellikle maliye ve parasal politikalarda görülen ilginç yapılandırmalar Türkiye’yi ekonomik iklim açısından bozmaktadır diyebiliriz. Ekonomiler ısındıkları zaman genelde stabilizasyon veya sürdürülebilir büyüme politikalarının izlendiği görülür. Türkiye Cumhuriyeti Merkez Bankası her merkez bankası gibi enflasyon ile mücadele etmede görevi üstlenir ve gereken noktalarda parasal politika değişikliklerine gider. TCMB’nin son paylaştığı Haziran rakamlarına göre piyasaya sunulan faiz %20.75 oranındadır. Türkiye’de hane halklarının da devletin de limitlerinin üzerinde tüketim yaptığı neredeyse bütün ekonomistler tarafından kabul edilen bir gerçektir. Devletin yaptığı kamu harcamalarının ülke içerisindeki toplam talebi nasıl etkilediğini toplam talebin bileşkelerini açtığımızda söylemiştik. Şemamız bu şekildedir:

Verdiğim şemanın ekonomik açıdan açıklaması toplam talebi (AD ve AD1) oluşturan bileşkelerden birinde gerçekleşen bir artışa bağlı olarak oluşan fiyat artışı. Bu yorumu kavrayabilmek çok önemlidir çünkü Türkiye’nin içinde bulunduğu sıkıntılar sinsilesinin en temeli bu noktadadır. AD’den AD1’e gelindiğinde olanı size şöyle açıklamak isterim, Y’den Y1’e gelindiği için gayri safi milli hasılada (GDP) ve P’den P1’e gelindiği için piyasada oluşan fiyatlarda bir artış gözlemlenmiştir. Gayri safi milli hasılanın artması ilk etapta kulağa hoş gelse de buna bağlı olarak fiyatların da artmış olması burada gerçekleşen ekonomik büyümenin sağlıksız olduğunu ortaya koymaktadır.

Bu noktada enflasyon ile alakalı birkaç şey söylemem gerektiğini düşünüyorum. Fiyatlarda gözlemlenen her artış enflasyon değildir, kısa vadede gerçekleşen fiyat artışlarına zam denir. Enflasyon piyasaya sunulan mal ve hizmetlerin fiyatlarının sürekli artışına verilen isimdir. Enflasyon yıllık çeyreklerde veya aylarda açıklanırken zamlar bu yüzden günlük olarak açıklanır. Bu şema makroekonomik bir şema olduğu için P’den P1’e doğru gerçekleşen artışın enflasyon olduğunu söyleyebiliriz. Bu noktada ise Türkiye’nin birkaç yıldır içerisinde bulunduğu durumun sonucuna varmaya yaklaşmış bulunmaktayız.

Sonuç 1: Ülke içerisindeki talebi oluşturan bileşkelerin herhangi birinde oluşan artış arzın sabit olduğu durumlarda enflasyona sebebiyet verir.

Ulaştığımız sonuç için şunu söylemem gerekir, Türkiye’de bunun oluşmasının başlıca sebebi kamu eliyle gerçekleşen mega projelerde yapılan harcamaların yanı sıra devletin verdiği sosyal yardımlardır. Türkiye aldığı gelir vergisine oranla kişi başına en yüksek miktar sosyal yardım yapan ülkelerden biridir. Kamu harcamalarının kısılması gerektiği söylemlerinin ortada gezdiği bu dönemde sosyal yardım ve mega projelerin devlet eliyle devam ediyor olması enflasyonu ateşlediği gibi aynı zamanda enflasyonu düşürmek için gerçekleşen zamlara da sebebiyet vermektedir. Yani, enflasyon ile boğuşuyoruz ayağına enflasyon ile kol kola girilmektedir.

Yapılması Gerekenler:

1. Ekonomik olarak daralmanın kaçınılmaz olduğu kabul edilmelidir.
2. Enflasyon ile mücadelede ve para arzında Merkez Bankası’na müdahalelerden kaçınılmalıdır.
3. Tasarruf yapılması için devletin bankalar ile birlikte insiyatif alması, vatandaşların birikime teşvik edilmesi gerekmektedir.
4. Mega projelerin bir kenara bırakılması ve daha az kamu harcaması ile daha yüksek verimlilik sağlanabilecek projeler düşünülmesi gerekmektedir.
5. Devlet eli ile yapılacak yatırımlarda girdilerin değil çıktıların önemsenmesi gerekmektedir.
6. Lüks tüketimin orta vadede kısılması adına vergilendirmede yeniden yapılandırmaların gerçekleşmesi ve vergi zamların getirilmesi şarttır.

Son olarak da ayrıca şuna netlik kazandırmak istiyorum, bir ülkede güçlü ve sürdürülebilir ekonomik büyüme veya sistem sağlanmak istendiğinde her zaman yapısal reformlardan bahsedilir. Nedir bu yapısal reformlar? Yapısal reformlar bir sistemin daha verimli ve uzun vadeli çalışabilmesini sağlamak için atılması gereken yasal, toplumsal, eğitimsel, kamusal, özel, ticari, teknolojik, altyapısal vb. her türlü adımdır. Zaten yukarıdaki yapılması gerekilenlerin birçoğu yapısal reformların alt başlıkları olarak incelenmeli ve görülmelidir.

Ülkemizde herkesin ağzında gezen ekonomik büyüme furyası yazımın bu kısmına kadar değindiklerim ile çok yakın bir ilişkiye sahiptir. Yukarıda ekonomik büyümenin kamu harcamalarının arttırılması ile nasıl gerçekleştirilebileceğini şema üzerinden yorumlayarak gösterdim. Şimdi ise enflasyon-büyüme arasındaki ilişkiyi kısaca kuracağım, sonrasında inandığım büyüme politikasından bahsedeceğim ve yazımı noktalayacağım.

Ekonomik büyümeyi gerçekleştirmenin birkaç yolu var. Bunlardan kendimce en doğrusu yapısal reformların gerçekleştirildiği noktada yaşanılan ekonomik büyümedir. Yapısal reformlar yukarıda da söylediğim gibi verimi arttıran katalizörlerdir. Tıpkıs kamusal harcamalar gibi yapısal reformlar da makroekonomik sistemleri modellemek için kullandığımız şemalarda değişiklikler yaratabilirler. Ben kendi savımı sunmak adına arzı geliştiren yapısal reformaların makroekonomik (büyük skala) etkilerini göstermek istiyorum. Şemamız şu şekildedir:

Burada “AS, AS1” genel arzları gösterirken “AD” genel talebi göstermektedir. Yapısal reformların arz alanında gerçekleştiği ülkelerde ve dönemlerde arz şemadaki gibi AS’den AS1’e hareket eder. Buradan iki önemli sonuç elde ederiz, Y’den Y1’e gerçekleşen ekonomik büyüme ve P’den P1’e gerçekleşen genel fiyat düşüşü. Eş zamanlı olarak ekonomik büyüme sağlanırken enflasyonun tam tersi olan deflasyon (fiyatlardaki sürekli düşüş) gerçekleşmiş, yani ekonominiz büyürken paranızın değeri artmıştır. Deflasyonun negatif yanları globalleşen ticarette epey baş ağrıtan bir konudur ancak o bizi bu yazıda ilgilendirmediği için girmeyeceğim.

Türkiye’nin yukarıda problemini sürdürülebilir büyüme yerine genişlemeci (enflasyonist) büyüme politikalarını benimsemesi olarak tanımlamıştım. Gayri safi milli hasıla artarken paranızın değerini kaybetmesi genişlemeci yani enflasyona göz yuman bir büyüme tarzıdır. Bu aslında bacaklarınız uzarken ayaklarınızın kesilmesi gibidir (boyunuz uzar ancak ayaklarınız kesildiğinde dengede duramazsınız). Yapısal reform aracılığıyla gerçekleşen ekonomik büyüme ise Türkiye devletinin yapmaktan en çok hoşlandığı kamu harcamalarının gerçekleştirilebilmesi için ekonomide yer açar. Deflasyonun negatif yanlarına değinmedim ama burada söylemem gerekir ki ne enflasyonun çoğu ne de deflasyonun çoğu yarar sağlamaz. Deflasyonun önüne geçebilmek için yapılabileceklerden biri genişlemeci maliye ve parasal politika izlemedir.

Sonuç 2: Yapısal reformlar ile gerçekleşen ekonomik büyüme tüketim ve kamusal harcama için ekonomiye kapasite sağlar, sağlıklı büyüme gerçekleşir.

Sonuç olarak geldiğimiz noktada Türkiye’nin ekonomik açıdan sıkıntılı günler yaşamasının muhtemel olduğunu hepimizin kabul etmesi gerekiyor. Eminim ülkemizin politika yapıcıları hiçbir şekilde ekonomik krize veya bir buhrana tahammül etmeyecek şekilde hareket etmeye yakın zamanda başlayacaklardır.

Bilgilerimi ve düşüncelerimi sizinle paylaşamaya çalıştığım bu yazıyı okuduğunuz için teşekkür ederim.

Saygılarımla ve sevgilerimle
Tunç Efe Ak
17/08/2018

Cevap Ver

Yorumunuzu yazınız!
adınızı yazın