Günümüz Ekonomisinde “Kral, Lord ve Müşteri”

6
934

Dikkatinizi çektiğine emin olduğum bir konu var. Ekonomi ile ilgili yazılarda veya bahislerde büyük ve zengin iş adamları veya sanayi yöneticileri ile ilgili olarak “kral” tasviri çok kullanılır. Örneğin “çikolata kralı”, “otomobil kralı”, “kumarhaneler kralı” gibi isimlendirmeler sıkça yapılır. Bu terminolojiyi kullananlar farkında olarak ya da olmayarak, günümüz modern endüstrisinin başında olan CEO’lar ve işletme sahipleri ile eski dönemdeki feodal lordlar, dükler ve efendiler arasında doğrudan bir benzetme yapıyorlar. Belki de pratikte bu insanlar aynıdır ve aralarında bir fark yoktur. Peki sizce de böyle mi? Hadi biraz daha yakından bakalım.

CEO, Yönetim Kurulu Başkanı, iş adamı gibi kavramlar serbest piyasa ekonomisi ile var olan kavramlardır. Serbest piyasa deyince ise akla öncelikle kapitalizm gelir. Fakat bildiğiniz gibi piyasanın tarihi kapitalizmden öncesine dayanır. Belki de paranın icadına kadar götürülebilir. Bahsedeceğimiz ise yeni bir olgudur. Feodal dönem sonrasında ortaya çıkmış bir olgu. Feodal dönemde özgür olmayan köylülerin (serflerin) üretim yaptığı ve bu üretimin yapısını lordların ve aristokratların belirlediği bir yapı vardı. Bu yapıda, kendine yetecek kadar üretim yapma söz konusuydu. Yani en fazla bölgesel ihtiyaçları karşılayacak kadar üretim vardı. Üretim ve endüstriler yalnızca zenginin faydası için var oldu. Elbette üretim derken kast edilen çiftçiliktir. Öyle ki, Avrupa nüfusunun neredeyse yüzde doksanı toprağı işlerdi ve şehirdeki endüstri ile ilişki kuramazdı. Çiftçi bir yıl boyunca kullanacağı buğdayı ambara depolar, hayvanını yetiştirir ve ailesine bakardı. Şehirdeki endüstri ise zengin sınıfların kontrolü altındaydı, çiftçi burada çalışamazdı. Feodal toplumdaki bu katı sistem Avrupa’da yüzyıllarca hakim olmuştur.

Buna bağlı olarak tarım nüfusu arttıkça toprakla ilgilenen insanlarda bir fazlalık ortaya çıktı. Kentlerin lordları çiftçiye geçit vermedikçe ve bu köylü sınıf miras gibi doğal haklardan bile mahrum kaldıkça artan nüfus çaresiz kalmıştır. Bu “dışlanmış ve fazlalık” olan insanların sayısı giderek artar ve kimse onlarla ne yapacağını bilemez. 19.yüzyılda bu proletaryanın sayısı o kadar artmıştır ki, krallar tarafından mevcut sosyal sistemin korunması için bir tehdit olarak algılanmıştır. Proletarya kelimesinin Latince “prolet- yavrulayan” kökünden geldiğini de bu noktada belirteyim. Romalılar isimlendirme konusunda gerçekten iyiler!
18.yüzyıl İngiltere’sinin nüfusu yedi milyondu ve şartlar çok kötüydü. Bu yedi milyonun yaklaşık iki milyonu bahsettiğim bu dışlanmış/fazlalık kitledir. Dönemin İngiltere’sinin yönetici sınıfının çözemediği diğer sorun ise hammadde kıtlığıdır. Sürekli artan proleter yığının sorunlarına çözüm üretmekten aciz bir yönetimden bahsediyoruz. Bu ciddi sosyal sorunlar yumağı modern kapitalizmi tetiklemiştir diyebiliriz. Bu dışlanmış/fakir insanlar arasında bir şeyler üretmeye hevesli olanlar küçük imalathaneler açmış ve işçi çalıştırmaya başlamıştır. Bu, o dönemde ciddi bir yenilikti. Eğer devlet bize bakmazsa, sorunlarımıza çözüm üretmez ve bizi görmezden gelirse başımızın çaresine bakmalıyız demiş olmalılar değil mi? Bu, aslında insanın en temel içgüdüsüdür. Bu yenilikçiler sadece zengin sınıfın ihtiyacı olan malları üretmedi, herkesin ihtiyaçlarını karşılamaya yönelik üretim yaptılar. İşte bir zorunluluğun tetiklediği bu girişim, günümüzde de devam eden kapitalizmin başlangıcı oldu. Çünkü kapitalist üretimin temeli seri üretimdir. Eskiden beri kentli zengin sınıfların ihtiyacı için çalışan endüstri, yalnızca üst sınıfın taleplerini dikkate alırken, yeni kapitalist endüstri genel nüfus için üretti. Bu, kitlelerin ihtiyaçlarını karşılayacak olan seri üretimdi. Günümüzde de, sadece zenginler için lüks mallar üreten şirketler, genel nüfus için üreten şirketlerin seviyesine asla erişemez. Aynı şekilde günümüzde büyük fabrikalarda çalışanlar, aynı zamanda bu fabrikalarda ürettiklerinin ana müşterisi olan insanlardır. Kapitalist üretim düzeni ile feodal düzen arasındaki en büyük fark budur.

Peki sizce bu yeni düzen insanları sömürüp onları daha vahim bir duruma mı soktu? Ya da aksine onların refahını artırdı mı? O döneme dair yapılan eleştirilerde, fabrikaların düşük ücret karşılığında uzun saatler kadınları ve erkekleri çalıştırdığı ve bu yüzden annelerin evlerini ve çocuklarını terk etmek zorunda bırakıldıkları sıkça söylenir. Bunlar kapitalizmin vahşiliğine yönelik eleştirilerdir. Tabii ki kapitalizmin ilk döneminde işçiler için şartlar vahimdir fakat bu vahamet kapitalist endüstrinin işçiye verdiği zarar ile açıklanamaz. Fabrikalarda ücretli olarak çalışan insanlar zaten ikinci sınıf insan seviyesinde olmaktaydı. Fabrikalarda çalışan annelerin pişirecekleri bir şey zaten yoktu. Onlar, fabrikalara gitmek için mutfaklarını terk etmediler, mutfakları olmadığı için fabrikalara gittiler. Çocukların da gidebilecekleri rahat kreşleri yoktu elbette. Bu dönemle ilgili belki de en önemli istatistik şudur; İngiltere’de Sanayi Devrimin olarak isimlendirilen 1760-1830 arası dönemde İngiltere nüfusu tam olarak ikiye katlanmıştır.

Demek ki daha önceki dönemlerde ölebilecek çocuklar hayatta kaldı veya aileler refahları arttığı için daha fazla çocuk yaptılar. Her şekilde, 18. ve 19.yüzyıl Avrupasında refah, önceki döneme göre artmıştır ve bu kapitalizm sayesinde olmuştur. Tarlasını bırakıp kente göç eden köylü fabrikaya girince, ailesi için nesiller boyu devam edecek bir sermaye birikimi başlatmış olur. Anlamı şudur; Fakir ve dışlanmış olanın torunu, dedesinin çalıştığı fabrikayı satın alabilir. İşte bu, kapitalizmin aslında sosyal sınıflar arasındaki geçirgenliği artırdığının kanıtıdır. Önceden ancak bir kralın veya lordun çocuğu ayrıcalıklı bir hayata sahip olabilirken, kapitalizm bu fırsatı herkese sunmuştur.

Seri üretim modeli, üretim fazlası yaratma ve ticaret dünyaya yayıldıkça kapitalizm de yayılmıştır. Önceleri kıta Avrupa’sının toprak sahipleri ve diğer elitleri bu modele şiddetle karşı çıktılar. Özellikle dağınık ve küçük siyasi birimler halinde var olan Almanya’daki Junkerler (toprak sahibi köklü Alman aileleri) topraklarındaki çoğu işçiyi ellerinden kaçırınca kapitalizme direnmişlerdir. Ama işçinin kaçmasındaki sebep, Junkerin gücünün çok ötesindeydi. Sebep, malikanede çalışan bir hizmetçinin, malikane sahibi prens gibi oturup bira içmeyi istemesi veya kaliteli müzik dinlemek için fırsat bulmak istemesiydi. Artık bunun için elinde bir şans vardı. Bu motivasyonun yarattığı sosyal değişim dinamikleri önlenemedi ve dünya hızlı bir şekilde değişti. Krallar, lordlar ve toprak sahibi efendiler yok olmaya başladı. Yerlerini ise üreten ve satan kişiler ve şirketler aldı.

İnsanlar, büyük şirketlerin ürünlerini üretenlerle tüketenler arasında bir fark olduğunu düşündüklerinde hataya düşerler. Siz de bilirsiniz, özellikle Amerikan menşeli şirketlerde duvarda “Müşteri daima haklıdır” yazar. Aslında müşteri ile mağazada satılan şeyleri üreten aynı kişidir. Bu yüzden günümüzde büyük şirketlerin gücünün çok fazla olduğunu düşünenler yanılır; çünkü büyük şirketler de tamamen ürünlerini satın alan kişilerin yardımına muhtaçtır. Diğer bir deyişle acizdir. En büyük müteşebbis bile müşterisini kaybettiğinde gücünü kaybeder. Fakat kral kaybetmezdi. Onun gücünün kaynakları farklıydı. İşte tüm bu sebepler yüzden, bugünün “otomobil kralı” veya “kumarhaneler kralı” ile dünün Brandenburg Dükası arasında çok büyük fark vardır. Çünkü otomobil kralı hükmeden değil, hizmet edendir. O, müşterilerden ve piyasadan bağımsız şekilde fethedilmiş topraklar üzerinde saltanat süremez. “Çikolata kralı” veya diğer bir endüstri devi, hizmet ettiği müşteriye bağlıdır. Günümüzün “kralları” müşterilerinin memnuniyetlerini devam ettirmek zorundalar.

Şayet müşterisine daha iyi hizmet etmez veya daha ucuz mal satmaz ise, piyasadaki rakibine karşı krallık tacını hemen kaybeder. İster “vahşi kapitalizm” diyelim ister “ekonomik demokrasi”, bugün elimizde olanları bu üretim modeline borçluyuz.

6 Yorum

  1. içerik üslup bakış açısı son derece etkileyici bu kadar genç bir kalem tebrikler tebrikler yeni yazılarınızı sabırsızlıkla bekliyorum.

Cevap Ver

Yorumunuzu yazınız!
adınızı yazın